|
|
İsrail ve Filistin büyükelçileri canlı yayında -4
İzlenim 2274 |
|
|
İsrail ve Filistin büyükelçileri canlı yayında-3
İzlenim 2052 |
|
|
İsrail ve Filistin büyükelçileri canlı yayında-2
İzlenim 2047 |
|
|
İsrail ve Filistin büyükelçileri canlı yayında
İzlenim 2118 |
|
|
Rayyan Onbinler Tarafından Uğurlandı
İzlenim 2458 |
|
|
Bombanın düştüğü an ve `şahadet` sesleri
İzlenim 2632 |
|
|
İSRAİL SALDIRISI
İzlenim 2611 |
|
|
Güllerin Efendisi
İzlenim 2356 |
|
|
Kanuni :)
İzlenim 2648 |
|
|
Gariplere Müjdeler olsun
İzlenim 2470 |
| $Usd Alış | : | 1.5465 |
| $Usd Satış | : | 1.5540 |
| £Euro Alış: | : | 2.1169 |
| £Euro Satış: | : | 2.1271 |
Salona geçtim, peşimde o. Koltuğa oturduk. Beyaz elleri titriyor. Gözlerine, yüzüne, saçlarına baktım. “Keşke ağlasa” diye geçirdim içimden. “Keşke soru sorsa, sinirden gülse, şu havayı dağıtsa.” Ama yapmıyor, yapamıyor. Öylece bakıyor. Oysa ne bakan onun gözleri, ne de bakılanlar benimkiler…
Usulca, sanki daha hızlı ve kavrayarak dokunsa yok olacakmışım gibi, narin ve fakat tasalı bir el hareketiyle yanağımı avcunun içine aldı. Gölgelenen gözlerini yüzümün her yerinde gezdirerek baktı. Boğazında düğümlenen hıçkırığın izleri çakıyordu gözlerinde. O düğüm büyüdü, büyüdü, büyüdü…
Bu nasıl bir resim böyle? Büyüyen düğüm her çizgiyi siliyor. Eşya yok, nice zahmetin ilmekleri solgun, radyoda cızırtılarla bir uzak şarkı. Zaman serâpa bir kıvranış. Mekânın bağlandığı iskele bile yitik. Nerede oluyor tüm bunlar ve sahnedekiler kimler?
İstasyona girdiğimde trenin kalkmasına daha yarım saat vardı. Bekleme salonuna geçtim. Ahşap formika oturaklar koymuşlar. Soğuk. İçeride uyuklayan iki kişi. Köşeye yürüdüm. Oturdum.
Gişe memuru para sayıyor. Koşturmaktan kızıl kesilmiş suratıyla gençten bir oğlan, göğsü körük gibi inip kalkarak bir şeyler sordu. Memur başıyla tebeşirle yazılmış hareket-varış tabelasını gösterdi. Oğlan telaşını tabelanın önüne taşıdı. Dikkatle baktı ve “oh!” dedi. Yanıbaşındaki koltuğa çöktü.
Gişe memuru paraları sayıp, desteliyor. Arada bir lastiklediği para demetlerini sarı zarflara yerleştirdikten sonra önce zarfların üstüne, sonra da kağıtlara, diliyle ıslattığı kalemle bazı şeyler yazıyor. Hiçbir şeyi gördüğü yok. Dudağının kenarında tüten bir sigara. Gözleri kısık. Kocaman kara gözlükler… Mutsuz ve yorgun.
Boğucu sessizliği bozan, gürültücü bir diğer memur oldu. Kocaman göbeğinin zorladığı eski ve tarazlanmış paltosunun düğmeleri ilikli. Büyük ve sarsak adımlarla gişeye yürüdü. Hafifçe başını kaldıran gişe memuru oralı olmadı. Sevişmiyorlar, bu belli. Kelimeleri yuvarlayarak konuşan gürültücü memur kirli gülüşüyle anlatmaya başladı. Bir sürü hem de…
Bineceğim trenin gecikeceğini, bilmem hangi ilçedeki yol bakım çalışmasının uzadığını, müdürün işi geciktirenlere küfrettiğini, sonra da “Bir duyan olmasın sakın” korkusuyla sindiğini, karısına telefon ettiğini anlattı.
Daha kaç saat buradayım? Kimbilir. Beklemek benim mesleğim. Belki hayaller kurarım. Etrafa bakamayacak kadar yorgunum. Bu eşyalar, gidecek yerleri olmadığı için gelip burada uyuklayan şu adamlar, kızıl suratlı şu talebe, mutsuz memur, sarhoş memur, geciken tren, korkak müdür, içeriyi dolduran soğuk, duvardaki solgun takvim, tıkırdıyarak içimi oyan saatin ilerleyişi.
Bekleme salonundan çıktım. Temiz hava için. Sigara yaktım. Uzayan raylara vurmuş ay ışığı. İşte bir akşam daha. Ama bambaşka bir karanlık bu. Hep aklıma geliyor. Ah benim bu aklım! Hep bir şeylerin geldiği oluyor. Ve bak, yine o akşam…
Sen yok muydun o akşam? Ben ne hoş nükteler savuruyordum. Çekip karşıma seni, bir uzak düşü yormayı öğretiyordum. Öğrenmiyordun.
Patikaları çizen bu ayaklarım var ya, onlar habire gitmeye çekiyordu beni. Arasından ben koşturdukça çalılar, sana uzanan ben gibiydi. Ellerim gibiydi dikenler. Her dikende biraz gül olma isteğiyle varmıştım yanına.
Göğsüm inip kalkıyordu, balkıyan bir kaya gibi çok karşıdan bakınca, çok karşıdan…
Konuşmalara, halkalara, meclislere, derneklere giriyordum. Keyfekeder ve bazen içimden duvarlar yükselterek.
Zor zamanlarda çekildiğim köşeler gibiydi akşama doğru gölgelenen gözlerin. Hele uzağa bakarken, baktırırken. Sonra fark ettim ki, her cümlede pürüzlü bir tınıyla salınıyor içimde sesler. Pürüzleri düzledikçe parlayan mahir bir çift el gibi gözlerinin ruhuma dokunacağını bilemezdim.
Yumuşak, uzayıp giden şu başak engini ovada hızla ilerleyen gün gibi değiyordun. Yağmura yakın köprüde korkuluklara dayanıp, kurşunî gök altında içlenen bir göğüstü benimkisi. Dalga kavisleri denizin yüzünde nasıl da bana benziyor. İskelede vapurun boşalttığı kalabalık…
İçimden sana doğru geçiyordu o zamanlar her tren. Tünelleri aşarak, hızlanıp döne döne bozkırlarda…
Peki ya ben bu memurların neyiyim şimdi? Şu karşı tepenin yamacına kondurulmuş kasabanın en dışında silik bir ışıkla göz göz eden pencerenin neyiyim? Bacaya konmuş kuşun, kovulmaya gelmeyen kedinin, bir türlü atmayan şafağın, bana erişmeyen haberin neyiyim?
Kocası ve çocuklarıyla bekleme salonunun yanındaki banklara oturmuş şu yorgun kadının gözlerine ne de benziyor hâlim tam da şurada: her yerin bilmezi, her şeyin ürkeği. Çıt çıksa, havalanan kuşlar gibi ürkerek kaçacak gibi yaşmağının örtemediği o gözler. Ben gitsem o kadına. Bilmediğim diliyle değil de, pek bildiğim hüzünce ile konuşsam bakışarak.
Şu parlayan raylar, bir zaman sana geçen o her trenin beşiği olmamış mıydı? Şimdi sarhoş bir memurun haberini verdiği bir onarımın elindedir. Ya benim trenlerimin raylarını kim onaracak; içimden o hep sana kalkan trenlerin raylarını?
Sen yok muydun o akşam? Belki o akşam icâd olunmuştu takındığın her süs, süründüğün kokular. Çocuk en çok…
Türlü anlatım yolundan yürüyorum artık, zihnimde tuhaf uçucu bir dağınıklık.
Uzaktan silah sesleri. Atışa başladı mı köylüler diğerleri de atıyor ve kargaşa. Kargaşaya mâni olamıyorum. Geceyi dolduran barut kokusu arasında, mevziyi dolduran çığlıklı gaz bezleri arasında. İntizamla geri çekilen bir yenik ordunun askerleri gibi senden kalan çizgiler çehremde. Hem de akşamın burasında, rayların berisinde, o akşamın ötesinde. Ve sonra bu kelimeler: uzun kirpiklerinin yanağımda oynaşan gölgeleri.
Olmuyor. Nedense yüzümün çizgilerindeki derbeder, huzursuz… Anlıyorsun gibi… Fiil çekimleri, kuramlar, heyecanlı mısralar, hâyal ekleri, vektörler, ünlemler, ögeler, öbekler. “Acı ölçer, açı değil” demiştim, bahçede duvara yaslanıp. Baktığını nerden bileyim.
Saçlarım uzun, senden söz etmiştik, ama başka bir bahçe, başka bir iklimdin. Duvarın üzerine oturmuştuk, başını omzuma yaslamıştın, anlamıyorum kimden öğrendin. Çiçek teni gibi yüzünde bir uçucu rayiha, yumuşacık koyuyorsun başını. Elinin tersiyle dokundurup geçsen elin tazelenecek gibi, omuzlarım sanki çıplakmış gibi.
Yalnız gitmektir bana düşen. Yolu ayıklayan bir deli gibi eğile kalka, sırtımda taş dolu bir çuval. Ya da, bitimsiz bir uykuya dalmak: bu başın siyah ve parlak.
Bu nasıl bir resim böyle? Büyüyen düğüm her çizgiyi siliyor. Eşya yok, nice zahmetin ilmekleri solgun, radyoda cızırtılarla bir uzak şarkı. Zaman serâpa bir kıvranış. Mekânın bağlandığı iskele bile yitik. Nerede oluyor tüm bunlar ve sahnedekiler kimler?
Biliyorum her şeyi, acıyarak biliyorum. Tam bu akşamın içinden, sana kalkmayan bir trenle, kahverengi gözlerine dalmış, gidiyorum…