


taceddinkayaoglu@boyuthaber.com
Kentleşememe olgusu
Kentleşme olgusu medeniyetlerin başarı veya başarısızlıklarının bir göstergesidir. Kent kültürü girift ve karmaşık özellikleri ile cemaat yapılarının aksine bireyin kendi öz güveninden kaynaklanan bir psikolojik temel üzerine yapılanmaktadır. Kentli birey kendine öz güveni olan, bu öz güvenden dolayı sorgulayan, eleştiren ve üretebilen insandır. Otoriteryen geleneğin memur zihniyetinin karşısında bireysel hak ve hürriyetleri hayatının devamında daha ön planda tutmaktadır. Merkezî otorite onun için bir kutsal olmaktan ziyâde bir hizmetli-görevli konumundadır. Durum böyle olunca, birey siyasî otorite karşısında kendini sürekli hesap veren ve tabi olan bir yapıda görmektense, ondan haklarını korumasını ve kollamasını beklemek durumunda ve eğilimindedir. İçinde bulunduğu karmaşık sosyal dokunun çözüme kavuşturulması için mantık örgüsünü ve disiplini sıkı tutar ve köylülük psikolojisinin ve mantığının hislerle karar verme ve gevşek mantıkî bağlarının aksine daha çok zihnî egzersiz yapar. Bu nedenledir ki, kültürel ve bilimsel etkinliklere daha yatkındır. Duydukları değil, onun için önemli olan araştırmaları, okumaları ve yorumlarıdır. Karşısındakilerle iç içe girmek yerine dışarıdan izlemeyi ve karar vermeyi tercih eder. Sosyal doku ilişkileri sıkı ve yoğundur. Fakat bu yoğunluk anlarında bile içine girdiği karmaşada karşısındakiler ile kendisi arasında varlığını anlamlı kılan “ben” ayrımını sürekli yapabilmenin başarısını gösterir. Bütün bunlar otoriteryenliğin karşısında daha özgürlükçü bir devlet ve toplum modelinin ortaya çıkmasının da temel alt yapı taşlarını oluşturmuştur. Bizde topluluklar yoğun olarak toprağa ve toprak üretiminden kaynaklanan durağanlığa bağlı kaldıklarından dolayı bu tip bir özgürlükçü ve eleştirel model ortaya konulamamış ve otoriter siyasî ve toplumsal model eleştirilmeden günümüze kadar ulaşabilmiştir.
Osmanlı dünyasının zihnî alt yapısı
Osmanlı toplumu kendine has özellikleri olan, bu özelliklerinden dolayı da geçmiş Türk toplumundan tamamen bağımsız bir karakter gösteren bir toplum değildir. Yukarıda ifade edilen pek çok özellik ciddî anlamda değişikliklere uğramadan “Osmanlılık” ismi altında varlığını devam ettirmiş ve bu toplumun gerek sosyolojik, gerek kültürel ve düşünsel ve gerekse de siyasal hayatında etkilerini değişik boyutlarda göstermiş ve kendisinden sonrası “post-Osmanlı” dönemlerine taşımıştır.
Osmanlı toplumunda İslâm öncesi Türk tarihinden farklı olan bir coğrafî yapı gerçeği var ise de; derin zamanlardaki coğrafyanın Türk insanı üzerindeki içe kapalılık etkisinin Osmanlılar döneminde tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Aynı şekilde göçebe kültürün ve bu kültürün içe dönük özelliklerinin pek çok açıdan Anadolu köylüsü üzerinde derin izleri devam etmiş, fizik güce dayalı askercil davranış modeli İslâm’ın “fetih siyaseti” ile birleşerek özde farklı olmayan “mücâhid” insan modelini ortaya çıkarmıştır. Mücahit kavramına Türk insanı açısından yüklenmiş olan askercil mantık ve fizikî güç içselleştirmesi aslında göçebe toplumun içe kapalı, sert mizaçlı, doğa koşulları ile baş edebilen askercil insan modeli ile uygunluk içermekte idi. Kavrama yüklenen bu anlam ve içselleştirme olgusu Osmanlı toplum yapısının otoriter siyasî yapısının teşekkülünde ve devam ettirilmesinde önemli bir hareket noktasını oluşturmuştur.
Osmanlıların üretim ilişkileri de Orta Asya Türk topluluklarının bozkır özelliklerinden farklılık göstermiş olsa bile yine toprağa dayalı bir tarz belirmiştir. Toprağa dayalı üretim ilişkilerinde ise tarım toplumu ve bu toplumun sosyolojik örgütü olan köyler ön planda durmaktadır. Üretim ilişkileri sanayileşme ve ciddî anlamda ticarî ilişkilerden uzak olduğu için topluluklar arası iletişim her açıdan karmaşık ve girift olmaktan uzak kalmıştır. Bununla birlikte aynı zamanda devletin toprak mülkiyetinde söz sahibi olması ve mülkiyet hakkının fertlerden alınarak siyasî erkin egemenlik alanında tutulması, sınıflaşma, sınıflararası rekabet ve özel mülkiyet haklarını da engellediğinden dolayı ekonomik alanda uzun vadede görülmesi gerekli olan canlılık süreci ortaya çıkmamış, devletin güç kaybetmesi oranında devlete bağlı ekonomik model gerilemeye ve etkinliğini kaybetmeğe başlamıştır. Bu durumda sürekli devlet denetimi ve koruması altında olan toplulukların hiç ummadıkları bir anda yalnız kalmalarına yol açmıştır. Bu yalnız kalma aynı zamanda bireysel yetenekleri devlete bağlı olan insanların da yalnız ve korumasız kalması sürecini beraberinde getirmiş ve kendi başlarına yeni ve özgün, devletten bağımsız ekonomik modeller üretmelerini engellemiştir. Sonuçta devlet korumasından ve gözetiminden uzak kalan birey yalnızlığını gidermek için çareyi yine siyasî erkte aramak zorunda kalmış ve eleştirip yeni model üretmeyi bırakarak devlet kapısında memur olma arayışları ile devletin kutsallaştırılması anlayışına destek vermiştir.
Ataerkil toplum yapılanması genel olarak bütün Türk topluluklarında izlendiği gibi özel olarak da Osmanlı toplumunda varlığını devam ettirmiştir. Gök-tanrı inanışının ana kaynağını oluşturduğu bu yapı da siyasete yetkinin aşkın güç tarafından verildiği anlayışı, İslâmlaşmış Osmanlı toplumunda “zıllullah” ve “hilafet” söylemleri ile etkinliğini devam ettirmiştir. Merkezî yönetimin çevresini oluşturan topluluklarda zaten kendilerinde var olan siyasî iktidarın aşkın gücüne inanma ve tabi olma eğilimlerini İslâmlaşma sürecinde de terk etmemişler, sahip oldukları İslâm inançlarıyla, İslâm öncesi dönemden getirdikleri itaate dayalı ön kabullerini kendi içsel dünyalarında uyumlu şekle dönüştürmüşlerdir. Bu uyumluluk süreci de yine otoriteryen yapılarda merkez-çevre arasındaki karşılıklı uzlaşma eğiliminin bir belirtisi olarak ortaya çıkmış ve mevcut devlet geleneğinin sarsılmadan devamını sağlamıştır.
Doğası itibariyle yeni değişim ve oluşumlara karşı bir savunma refleksi olarak beliren geleneksel duruş Osmanlı insanının vazgeçmediği temel niteliklerden olmuştur. Gerek genetik özelliklerinin kendisine verdiği içe dönük insan psikolojisi, gerek tarihî birikimlerinde hiyerarşik-askercil düzende yaşama alışkanlığından kaynaklanan mevcut statükoyu koruma alışkanlıklarına bağlı olarak oluşmuş oto-kontrol ve otonomi karşıtlığı ile zihin egzersizlerinin yeterli olmamasından kaynaklanan gevşek ve disipline edilmemiş sezgisel davranış modelleri her zaman tercih edilen bir yol olduğundan bireysel anlayış gelişmemiş ve statik düşünce modeli varlığını sürdürmüştür.
Kentleşememe olgusu da yine Osmanlı insanının karşılaştığı sıkıntılar arasında yer almıştır. Gerçi belirli bölgelerde önemli kent merkezleri kurulmuş olmakla birlikte, bu oluşum Osmanlı coğrafyasının genelinde etkinlik gösteremediğinden dolayı sayısı son derece kısıtlı olan kentlerin kentli insan potansiyeli, sürekli değişimi gerekli kılacak küçük aklın ekonomi, siyaset ve bilim üretmesinde yeterli ortamı oluşturmasına zemin hazırlayamamıştır. Osmanlı dünyasında 13. yüzyıl da dahil olmak üzere bilimsel teorilerin ve uygulamaların yetersiz olması ve belki de hemen hemen hiçbir yeni düşünsel teorinin ortaya konulmaması, sadece tarihî miras ile yetinilmek istenmesi bu durumun en açık göstergesidir. Ayrıca tarihî zihniyet bağlarının iz düşümlerinden kaynaklanan totaliter gelenek var olan kent insanlarında da olumsuz etkisini göstermiş ve Osmanlı kentlisi, kentliliğin bir gereği olan “özgürlük” ve “özgüven” kavramını oluşturamamıştır. Yapılan şey toplumsal yalnızlık korkusundan ve içe dönük yaşamanın özgüven kaybından kaynaklanan nedenlerden dolayı, kutsal siyasal sistem ve araçlarının onaylanmasından ve daha da kutsallaştırılmasından öteye geçen bir süreci ortaya çıkarmaktan ileri gitmemiştir.