


Hamit KARDAŞ: Ak Parti Kapatma Davası ile başlamak istiyorum. Ak Parti’nin kapatma gerekçeleri hakikaten hukuki midir yoksa siyasi mi?
Av. Cüneyt TORAMAN: Öncelikle şunu söylemek lazım, sadece kapatma davasıyla değil, Türkiye’de hemen hemen pek çok konuda –futbol ve spor da dahil- müthiş bir zihin karmaşıklığı yaşanmaktadır. Zihinsel paradokslar söz konusu… Kendi mantık bütünlüğü içerisinde çözülmüyor olaylar. Kapatma Davasına dönecek olursak, dava görünüşte hukuki bir dava, zaten hukuki de olması lazım. Ama gerçekte hukuki değil, siyasi olduğunu görebiliyoruz. Hukuki problemlerin çözüm yolu, hukuk mercileridir, mahkemelerdir. Yerel Mahkemeler, Yüksek mahkemeler, Anayasa Mahkemesi ve diğer yargı mercileri. Siyasi problemlerin de çözüm yeri bizzat siyaset arenasıdır, siyaset zeminidir. Şimdi siz, siyasi problemleri hukukla çözmeye kalkarsanız, içinden çıkılmaz bir hale gelinecek, problem çözülmeyeceği gibi var olan problem yeni problemler doğuracaktır. Bu nedenle siyasi bir olayı, Ak Parti’nin siyasi mücadelesinin siyasi bir yolla değil de, hukukun bir araç olarak kullanılarak engellenmeye çalışılması bu açıdan zihinsel bir paradoksu ortaya koyuyor. Bu partiye karşı mücadele, yüksek mahkemeler aracılığıyla değil, bizatihi siyasi aktörler tarafından siyasi arenada verilmelidir. Siyasi partiyi mahkemeler değil, ancak ve ancak halk kapatır. Zaten halk pek çok partiyi kapatmıştır. Halktan gerekli oyu, ilgiyi alamayan birçok partinin siyasi arenadan çekildiğini biliyoruz. Bu nedenle ben mahkeme tarafından siyasi bir parti tarafından kapatılmasını ya da kapatılma davası açılmasını hukukun siyaset alanına müdahalesi olarak görüyorum.

Hamit KARDAŞ: Yani bazı kesimler Türkiye’nin sivilleşmesini, halk iradesinin tecelli etmesini istemiyor mu?
Av. Cüneyt TORAMAN: Gerek 82 Anayasasında gerekse 61 Anayasasında halka çok dar bir alan bırakılmıştır. Yüz binlerce km2lik bir ülkeye sahibiz ama, halka verilen hareket alanı birkaç m2lik bir alandan ibaret… “Siz bu kadar yetkiye sahipsiniz, bunun dışına çıkamazsınız.” deniyor halka. Bu durum pek çok kurumla ve özellikle hukuk kurumlarıyla güvence altına alınmaya çalışılıyor. Halkın haddini ve kendini bilmez tutumlar(!) içerisine girmesi durumunda bu kurumlar devreye giriyor. Dolayısıyla bu kurumların bu şekilde davranması doğaldır, zaten bunun için kurulmuşlardır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri bu amaçla kurulmuştur, MGK, bu sebeple ihdas edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bunun için vardır, yani halkın hareket alanını kısıtlamak için… Yaygın bir tabir vardır: “TBMM, sadece zifafa giremez, bunun dışında yapamayacağı şey yoktur.” Meclisin üstünde zaten başka bir güç olamaz. Halkın iradesi orada tecelli eder. İsterse Anayasayı değiştirir, yeniler, Anayasa Mahkemesini ortadan kaldırır, yönetim biçimini değiştirebilir. Nihayetinde halk birilerine bu kadar oy vermişse, bu bir güvenin alametidir. Türkiye’ye baktığımızda ise, halkın iradesini kullanan meclisin üzerinde bir takım vesayet kurumları oluşturulmuştur. Bunlar, belirtildiği gibi denetim makamı değil, mutlak vesayet makamlarıdır. Anayasa Mahkemesi böyledir, diğer yargı kurumları böyledir. Bir kere yargı kurumları TBMM’nin çıkardığı kanunları uygulamakla mükelleftir. Demokrasi teorisinde çoğunluğu yani hükümeti kısıtlayan şey sadece ve sadece insan haklarıdır. İnsan Haklarının dışında başka hiçbir kısıtlamaya gidemezsiniz. Bakıyoruz, Ak Parti Hükümetinin insan haklarını kısıtlamaya, sınırlamaya yönelik bir icraatları var mı? Bununla ilgili çıkardıkları bir kanun var mı? Yok… Böyle bir kanun çıkarmış olsalar ve Anayasa Mahkemesi bunu engellemeye çalışsa başımız gözümüz üstüne. Böyle bir yargı muhakkak gereklidir. Değil azınlığın, tek bir kişinin bile hakkına hukukuna çoğunluk müdahale etmeye kalkıştığı zaman, örneğin Türkiye’nin Ermenilerle sorunu var, ve Türkiye’ye yerleşmiş, gayrimenkulü olan, işi olan 100 bin Ermeni var… Siz meclisten kanun geçiriyorsunuz, Ermenilerin zorunlu tercihi hakkında bir kanun. Bütün Ermeniler Türkiye’den sürülecek diyorsunuz. Değil 100 bin kişi, bir kişi bile olsa, Anayasa Mahkemesi devreye girip, çoğunluğun bir kişinin bile olsa hakkını kısıtlayamaz diyerek söz konusu kanunu iptal etmesi gerekir.
Hamit KARDAŞ: Yani Anayasa Mahkemesi’nin başlıca görevi İnsan Haklarını korumak olmalı, öyle mi?
Av. Cüneyt TORAMAN: Evet, sadece insan haklarını korumak amacıyla kanun iptal etmelidir. Kaldı ki 1982 Anayasası hazırlanırken böyle bir şey düşünülmemiş veya öngörülmemişti. Yani gerçekten TBMM’nin azınlığın aleyhine bir takım düzenlemeler yapabileceğini öngörseydi, o zaman direk İnsan Hakları Mahkemesi diye kurardı bu kurumu, Anayasa Mahkemesi adıyla değil. Ama gerek Anayasa’daki hükümler, gerekse Anayasa Mahkemesi kuruluşu ile ilgili kanunlara baktığımızda bunun TBMM’nin bazı tasarruflarını sınırlamak amacıyla kurulduğunu, azınlıkların haklarını korumak amacıyla değil. Yani resmi ideolojiye aykırı ve istenmeyen bir takım kanunların çıkarılmaması amacıyla kurulmuş bu kurum. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi şu anki demokratik sistem içerisinde son derece sakıncalı ve tehlikeli bir kurum. Türkiye şu an bir yol ayırımında. Ya Anayasa Mahkemesi ile birlikte antidemokratik sistemi benimseyecek, bununla birlikte yaşayacak, yani yorganın altında akreple birlikte yaşayacak ya da demokrasiden yana tavır alarak sırtındaki Anayasa Mahkemesi gibi yüklerden kurtulacak. Demokrasinin tam anlamıyla hakim olabilmesi için Anayasa Mahkemesi mutlaka kaldırılması gerekir. Kaldırılmayıp İnsan Hakları Mahkemesine de dönüştürülebilir. Bu da uygun bir seçim yeter ki İnsan hakları ve demokrasi yolunda çalışsınlar. Enerjilerini bunun için sarf etsinler, bir takım entrikalar için ya da bir yerlerden uydurma deliller toplayarak partileri kapatmak için değil.
Hamit: Son zamanlarda gerek yargı organlarında, gerekse diğer kurumlarda açıkça iktidara ve meclis çoğunluğuna karşı söylemler geliştirilmeye başlandı. Yargıtay Başkanlar Kurulu bildiri yayınlayarak siyasete müdahale etmeye çalıştı, Mesut Yılmaz, genelkurmayı göreve(!) çağırdı. Bu bir çıkar çatışması mı, sitemin kendisini koruma refleksi mi ya da nereye varacak bunun sonu?
Av. Cüneyt TORAMAN: Problem darbe anayasasıdır. Bunun teşhisi budur. Daha önce bazıları problemlerin Milli Güvenlik Kurumundan kaynaklandığını, ülkeyi MGK’nın yönlendirdiğini, hükümetleri bloke ettiğini, MGK’da bir düzenleme yapıldığı takdirde bütün bu problemlerin kendiliğinden çözüleceğini söyledi durdu. Ama geçen süreç içerisinde bunun böyle olmadığı ortaya çıktı. 1982 Anayasası’nı incelediğimizde Millet iradesinin, egemenliğin önünde üç tane temel kurum olduğunu görüyoruz. Anayasa Mahkemesi, MGK ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri. Bunlar birbirlerinin yedekleri olarak vardırlar. Birbirlerini destekleyici şekilde bağlantılı hale getirilmiştir. Sadece bunlardan da ibaret değildir. Ceza Kanununda her suça tek ceza yoktur. En az üç yedeği vardır siyasi suçlarla ilgili. Hırsızlığın cezası tektir, o değişmez. Hırsızlık, soygunculuk yapanın, ırza tecavüzde bulunanın cezası bellidir. Ama eğer resmi ideoloji ile kavgalıysanız suçunuzun üçer yedek cezası vardır en az. Bazan beş, altı veya yediye kadar çıkabilir. Fethullah Hoca örneğinde olduğu gibi, örgüt lideri olarak bile yargılanabilirsiniz. Kurumların da yedeği söz konusu Türkiye’de... Mesela 1982 Anayasası düzenlenirken seçimlerde % 10 barajının getirilmesinin tek amacı vardır. Milli Selamet Partisi ve onun ardılı partilerin iktidar ortağı olmaması. Çünkü MSP, 1980’den önce anahtar rolündeydi ve MSPsiz koalisyon mümkün olmamaktaydı. 1980’den sonra MSP ve ardılı partilerinin iktidara gelmemesi için % 10luk bir seçim barajı getirildi. Fakat Refah Partisi bu barajı da aştı. Baraj planları başarısız olunca yargıyla ilgili projeler başlatılmış oldu.
1996 – 97 ve 98’de bile yargı içerisinde bu denli kadrolaşma yoktu. Nasıl anlıyoruz bunu? Yargıtay Başkanı seçimlerinde Sami Selçuk da adaydı. O dönemde, tüm bu gürültülere patırtılara rağmen Sami Selçuk seçilecek, dedim. Ve sağduyulu insanlar daha fazlaydı, Sami Selçuk seçildi. Şimdi o dönemin üzerinden on yıl geçti ve görüyoruz ki artık, yüksek mahkemelere kimlerin atama yaptığı çok iyi bilinmekte. Bir kısmı Süleyman Demirel döneminde atandı. Yedi yıl boyunca son derece sistematik bir şekilde sadece Cumhuriyet Gazetesi okuyan, onun dışında gazete bilmeyen, sadece bu zihniyetteki ve birbirlerinin fotokopisi diyebileceğimiz aynı ideolojilere sahip insanlar nokta atışıyla bu kadrolara yerleştirildi. Bugün Danıştay’ın veya Anayasa Mahkemesi kararlarının perde arkasında altını çizerek söylüyorum bu kadrolaşma yatmaktadır. Bu kadrolaşma nedeniyle Yargının böyle bir tavrı söz konusu… Peki problem nedir? Bir başka zihniyetteki birilerinin de kendi yandaşlarını mı yerleştirmesi mi? Tabii ki değil. Bir defa yüksek yargıdaki tüm üyelerin sadece cumhurbaşkanı tarafından atanması sistem açısından, devlet mekanizması açısından son derece absürt ve komik bir şeydir. Bu, cumhurbaşkanının en son müdahale edebileceği bir husustur. Cumhurbaşkanında bu yetkilerin toplanmasının sebebi darbe dolayısıyla bu makamın genelkurmay başkanına ait olmasıdır. Bu sebeple tüm bu yetkiler cumhurbaşkanında toplanmıştır. Kavganın temel sebebi de budur. Bu kadar geniş yetkiye sahip bir makama onların istemediği bir kişi geldiğinde artık bu kalelerin eski fonksiyonunu yerine getiremeyeceği korkusu… Kapatma davasının temel sebebi de sürece fiili müdahaledir. Araba gidiyor, bunu durdurmaya çalışıyorsunuz, durduramayınca taş koyuyorsunuz yola, kalaslar atıyorsunuz, yoldan çıkarmaya çalışıyorsunuz. Ya da ringe çıkıp boks yapıyorsunuz, eldivenin içinde çiviler yerleştiriyorsunuz.
Hamit KARDAŞ: Ama artık bu çok açıkça yapılıyor…
Av. Cüneyt TORAMAN: Tabii ki, bazıları artık göstere göstere yapıyor. İki futbol takımını düşünün. Yargı dünyanın her tarafında hakem niteliğindedir. Hakem yani yargı, karşı takımın 12. oyuncusu gibi, top sürüyor, çalım yapıyor ve kaleye gol atmaya çalışıyor. Maçta da top hakemin ayağına çarpıp kaleye girse ve hakem gol verdiği takdirde gol sayılıyor. Bir hakemin attığı gol, ne kadar gol ise, Anayasa Mahkemesinin kapatma kararı da o kadar hukuki bir karar olacaktır.

Hamit KARDAŞ: Peki bütün bunlara verilen halk tepkisini yeterli buluyor musunuz? Halk gerçekten bazı şeyleri fark edip gerekli tepkiyi gösteriyor mu? Halk eski halk değil, artık sivilleştik mi gerçekten?
Av. Cüneyt TORAMAN: Tepkiyi neyle ölçüyoruz? Tepki aslında psikolojik bir şeydir. İlla marjinal bazı şeylerin arabaları ateşe vermesi, kamu mallarına zarar vermesi değildir.
Hamit KARDAŞ: Elbette, Refah Partisi, hukuka aykırı bir şekilde kapatıldıktan sonra yerine kurulan Fazilet Parti’sinin Refah’tan çok daha fazla oy almasını bekliyordum ben ama oy oranı RP’ye göre düştü. On sene sonra anketlerde Ak Parti’nin oylarında düşüş olduğu açıkça belliyken 27 Nisan e-muhtırasıyla Ak Parti oylarını çok ciddi bir şekilde arttırdı ve % 47 oy aldı. Halkın bu şekilde tepki vermesiydi kastettiğim…
Av. Cüneyt TORAMAN: Bir durumun istatistiki sonucunu olmak istiyorsanız denek sayısının çok fazla olmasına dikkat etmeniz gerekir. 20 kişiye sorarsanız yanıltıcı olabilir ama bine veya daha fazlasına sorarsanız yanılma payı daha az olur. Yanılma payı en az olan istatistik ise seçimler yoluyla elde edilir. Seçimler, ortak akıldır. Tüm milletin bileşkesidir. Burada halkın yanlış tepkisinden ziyade tercihin ne anlama geldiğini yorumlamak gerekir. Fazilet Partisinin Refaha göre daha az oy alması şöyle de yorumlanabilir: Refah Partisi’nin aldığı vekaletin hakkını verememesi ve ciddi bazı hataların yapılması da Faziletin oylarında düşüşe sebep olmuş olabilir. Partiye ve Erbakan Hocaya Kuvvet komutanlarından biri hakaret ettiğinde Hocanın “söylememiştir” diyerek tepkisiz kalması gibi nedenlerle halk Fazilet Partisine tepki göstererek oy vermedi. Oysa 27 Nisan muhtırasında Ak Parti’nin kararlı duruşu halkın hoşuna gitti ve partinin oylarını arttırdı. Partinin kapatılması çok önemli değil. Parti kapatılır, açılır. Zaten 80 yıldır yüzlerce parti açılmış, kapatılmış. Halk yeter ki güvensin, gerekli desteği verir. Hem Refah kapatıldığında oyları Fazilet Partisi dışında bir yere gitmedi. Bir milletteki sosyolojik damarlar yüzyıllar boyu devam eder. Osmanlıdaki gelenek ve göreneklerimizin bir Cumhuriyetin kurulmasıyla bıçak gibi kesildiğini kim iddia edebilir? Dolayısıyla bu oy oranlarının önemli mesajlar verdiğini ve iyi okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu bir tepkisizlik değil, tepkinin dosdoğru verilmesidir. Refahın kapatılmasıyla halk korktuğu için oy vermedi diyemeyiz. Eğer halk korksaydı e-muhtıradan sonra korkup sinmesi gerekecekti ama öyle olmadı. Halk her zaman tepki vermeyi biliyor, önemli olan tepkiyi doğru okumak.
Hem darbe bile olsa artık iletişim çağındayız. Siyah beyaz TVlerin olduğu dönemde değil. Cep telefonuyla saniyede görüntüler başka yerlere gönderilebiliyor. Dolayısıyla insanların manipüle edilmesi, yönlendirilmesi mümkün değil artık. Kandırmak kesinlikle mümkün değil. Darbe yapmak isteyenler artık bin kere düşünmek durumundadır. Eskiden beş kere düşünmeleri gerekiyordu. On kere düşünüyorlardı acaba halk hazır mı diye ama şimdi halkın % 100 bir tepki koyacağını biliyorlar. On binlerce genci, yüz binlerce halkı kurşuna dizmeyi göze alabiliyorlarsa buyursunlar, yapsınlar darbelerini. Satılık gazeteci arıyorlar, kalemi ve vicdanı satılık gazeteciler… Buluyorlar mı? Evet buluyorlar. Ama bu kadar... Bunların inandırıcı olmadığını herkes biliyor artık.
Hamit KARDAŞ: Bir çok sivil toplum kuruluşunun gerek kuruluşunda gerekse yönetim kademelerinde bulundunuz ve hala bazı STKlarda aktif göreviniz var, STKların Türkiye’nin sivilleşmesinde ve insan hakları mücadelesinde rolü nedir? Günümüzde STKların geldiği nokta iyi bir yer mi?
Av. Cüneyt TORAMAN: On yıllık bir süreç bu. On yıl önce içine kapanık, kabuğu kırılmamış, dünya ile ilişkisi olmamış bir ülkeydik. Daha yeni yeni sivilleşiyoruz. On yıllık bir geçmişimiz var demokratikleşme açısından… Uyuşturulmuş, her tarafı iğnelerle morfinlerle uyuşturulmuş bir toplum. Biz bunun üç ayda beş ayda eski gücüne kavuşmasını beklememiz haksızlık olur. Ama inanılmaz derecede geliştiğimizi gözlemliyorum. Özellikle insani yardım konusunda dünyanın en güçlü kuruluşları bizde. Bu, potansiyelimizin olduğunu gösterir. İnsanların da ilgisiz değil tam aksine konuyla çok ilgili olduğunu gösteriyor. Bu süreci daha da hızlandırmak lazım. Ben ümitvarım, olumlu buluyorum mevcut çalışmaları ve dayanışmayı. Bunu yaygınlaştırmak gerekir. Para meselesi değil bu. Trilyonlarca liranız bile olsa toplumda karşılığı olmayan bir iş yapıyorsanız başarılı olmanız mümkün değil. Eğer böyle bir potansiyel ve halk desteği varsa ki açıkça görülüyor bu, zerre kadar şüphe yok, öyleyse bu rüzgarı arkamıza alıp daha da katlamalıyız. Şu an sivil toplum sektörü % 8 veya % 10 kapasiteyle çalışıyor. % 30la neden çalışmasın? % 50 ile neden çalışmasın. Bu kapasite ile çalışsaydı, darbe şakşakçılarından bir kişi bile kalmazdı ortada. % 8lik bir kapasite ile çalışmanın sonuçları bile bu kadar olumluyken % 30, % 50’yi düşünün. Onun için beş on yıllık bir süreç içerisinde İnsan hakları ve demokrasi açısından Avrupa standartlarını bile aşabileceğimiz kanaatindeyim.
Hamit KARDAŞ: Bir avukat olduğunuz için bu soruyu soracağım. Halk hukukun neresinde? Mevcut hukuk insanların ihtiyacını görüyor mu, ya da hukuk yeterince yaygınlaşmış mı Türkiye’de?
Av. Cüneyt TORAMAN: Birinin cebinde parası vardır diyelim. Tam istediği gibi bir ev almak istiyor. Pencereleri büyük olacak, güneş bütün zerafeti, aydınlığı ve güzelliği ile içeri girebilecek, duvarında kitaplıklar olacak, hayal ediyor. Parası varsa bunu gerçekleştirebilir pek ala. Ama halkın hiç böyle bir seçme şansı olmadı. Savaştan çıktıktan sonra adeta önceden formatları belirlenmiş bir binanın içine tıkılıp kaldı. Sadece ışık ve ısı almaması bir yana çok kötü kokuların da olduğu bir binada yaşama zorunluluğu getirildi. Teşbihte hata olmaz diyelim, şu anda içerdeki ağır kokulardan kurtulmaya çalışılıyor. Ondan sonra rahat bir nefes aldıktan sonra yıkar, yeniden yapar, ya da pencereleri genişletir, ışık almasını sağlar evin. Küçükse bir kat daha çıkar. Halk yaşam alanını daraltan çok büyük sorunlarla karşı karşıya. Nasreddin Hoca’nın meşhur bir fıkrası var, Biri ona evinin darlığından şikayet etmiş. Hoca ona eve kedi almasını söylemiş. Birkaç gün sonra da bir kuzu almasını, bir süre sonra ise başka bir evcil hayvan… Adam dayanamayıp “Hocam, ne diyorsun sen? Ben sana evimin darlığını şikayet ediyorum, sen daha da darlaştırıyorsun.” deyince hoca tüm hayvanları dışarı çıkarmasını söylemiş, ertesi gün adam hocaya gelip “Allah razı olsun Hocam, aslında evimiz genişmiş.” demiş. Yaşam alanının genişlemesi için çalışmalar yapılıyor. Fıkradaki gibi olanla yetinmemeyi öğretmemiz lazım halka. Evi lüzumsuz ve gereksiz eşyalardan arındırmamız lazım. Bundan sonra neler yapılabileceğini hep beraber göreceğiz inşallah.
Hamit KARDAŞ: İnşallah Efendim. Röportaj için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyoruz.
Av. Cüneyt TORAMAN: Ben teşekkür ederim.
Av. Cüneyt Toraman: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunu, İstanbul'da serbest avukatlık yapmakta. İnsani Haklar ve Sosyal Araştırmalar Derneği (İNSO) eski başkanı. Hukukçular Derneği'nde birkaç dönem yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. Yazı ve makaleleri Zaman ve Vakit gazetelerinde ve Hukuk Dünyası Dergisinde yayınlandı, yayınlanıyor.