


Fethullah Gülen ile ilgili daha önce bir kez yazdım. “Fethullah Gülen'in buna ihtiyacı var mı?” başlıklı yazıma bakanlar yaklaşım tarzımı bileceklerdir. Fakat yeniden ve peşinen belirteyim ki bu satırların sahibi için bir alime ve kanaat önderine saygısızlık etmek kabul edilemeyecek bir tavırdır. Ancak bir alim, ilmî kimliğinden sıyrılıp siyasetin dolambaçlı ve çetin labirentlerinde kendine ve başında bulunduğu cemaate daha fazla güç aramaya başladığında, eleştirilerle karşılaşma ihtimâlini peşinen kabul etmiş demektir. İşte bu yazı, Hocaefendinin başında bulunduğu topluluğun son dönemlerdeki tavrındaki yanlışlıkları eleştirme amacıyla yazılmıştır.
Türkiye’de son dönemlerde büyük bir nüfuz çatışmasına tanık olmaktayız. Çatışmanın bir tarafında, Avrasyacı bir çizgi izleyen ulusalcılar varken, diğer tarafı ise, AB ve ABD yanlısı politikalar güden küreselciler oluşturmaktadır. Ulusalcılar arasında, eski Marksist-Maoist gruplar, emekli askerler ve çeşitli gerekçelerle muhalefete düşmüş siyasetçiler yer almaktadır. Küreselcilerin ise, Ak Parti, yandaş sivil toplum örgütleri, Gülen Cemaati, liberal akademisyenler, Ak parti iktidarında oluşmuş güçlü bir medya, kimi demokrat yazarlar ve önemli bir sermaye kesimi tarafından oluşturulduğunu görmekteyiz.
Son dönemde olanların, Rusya-Çin yanlısı bir ekseni benimseyen gerici-baskıcı ulusalcılar ile ateşli AB-ABD yanlısı küreselciler arasında gerçekleşen bir kavga olduğunu kavramak gerek. İşin demokratikleşme gibi bir tarafı olduğu doğrudur. Türkiye’nin, darbelerle özdeşleşmiş demokratik geçmişi göz önüne alındığında, küreselci kanadın söyledikleri makul ve makbul görünmekteyse de, acaba sahiden de tek amaç Türkiye’nin demokratikleşmesi midir?
27 Mayıs 1960’da, Albay Alparslan Türkeş’in “NATO ve CENTO’ya” bağlıyız vaadi Batı dünyasının darbeye ciddî bir tepki vermemesine ve seçilmiş Başbakan ve bakanların asılmasını görmezden gelmelerine yol açmamış mıdır? 1980’de, milyonlarca Türkiye vatandaşı, gözaltı, idam ve işkencelerle baskı cenderesine alınırken Batı susmamış mıdır? Peki daha 10 yıl önce, seçilmiş hükûmetin Başbakan olan Erbakan tanklarla yerinden edilirken, bir general balans ayarından söz ederken, bugünkü küreselcilerin kıblesi hâline gelen AB ve ABD neden bu darbeye tepki vermemiştir?
AB ve ABD, son dönemlerde Türkiye’de yaşanan çatışmada açıkça taraftır. Ve çatışma biraz da onların denetiminde gerçekleşmektedir. Bugün demokrasi mücadelesinin ön saflarında ve cansiperâne çarpışan demokrat aydınların bir kısmı, 28 Şubat sürecinde açıkça darbeye karşı olmuşlardır. Ancak, demokrasi mücadelesinde bayraktarlığı kimseye bırakmayan Gülen cemaati acaba 28 Şubat döneminde neden bu kadar cesur davranmamıştır?
Cevabı biliyorum ve belli bir ölçüde de anlıyorum. O gün, cemaat kazanımlarının korunması için, yani idare-i maslahat edilerek darbecilere karşı mülâyimâne bir tavır takınılmıştı. Hatta, darbenin iki baş mimârı olan Süleyman Demirel’e ve darbe döneminde Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan İsmail Hakkı Karadayı’ya Gülen Cemaati’nin en gözde kuruluşlarından olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ödül vermişti. Yine Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde Yalçın Doğan’a verdiği bir mülakatta, darbeye marûz kalan Erbakan’a çekilme çağrısında bulunmuştu.
Evet, biliyorum. Bunlar geçmişte kalmıştır. Ancak benim sorguladığım başka bir şeydir. Cemaat mensupları, 28 Şubat sürecindeki tavırlarını, idare-i maslahat olarak izah edecektir. Elbette yeterince güçlü olunmadığı için bu şekilde davranılmıştı o dönemde. Ama ya bugün? İnceden inceye planlandığı belli olan bu stratejileri uygulamak için gereken destek nereden geliyor? Elbette AB ve ABD’den. Şunu kesinlikle ve dürüstçe belirteyim ki, ne Ak Parti’yi, ne de Gülen cemaatini işbirlikçilikle suçluyorum. Söylediğim, Ak Parti ve Gülen cemaatinin AB ve ABD ile stratejik ortaklığa giriştiğidir. Ancak bu kesimden olan dostlara şu uyarıda bulunalım: AB ve ABD, bedelini ağır bir biçimde çıkartmadan, asla kimseye destek vermez. Türkiye’yi daha yaşanabilir bir hâle getirmek amacıyla bu stratejileri benimseyen Ak Parti’nin bazı kurmayları ile Fethullah Gülen cemaatinin önde gelenleri bir hesap hatası içindeler. Elbette, gerici ve baskıcı ulusalcılara karşı mücadele edilsin. Elbette, 1930’lu yılların despotik yönetimini özleyenlere karşı sivil inisiyatif harekete geçirilsin. Ama bunlar, palyatif çözümlerdir ve stratejik ortaklıklarla hallolabilecek şeyler değildir.
AB ve ABD kılıcını sallayarak bu ülke demokratikleşemez. Sanırım, yeniden Soğuk Savaş döneminin atmosferine dönüyoruz. Din düşmanı Sovyetlere karşı, ehl-i kitap ABD’yi baş tacı ettiğimiz günlerden şimdiye kalan koca bir aldatılmışlıktır.
Küreselcilerin kılıcını sallayarak Türkiye’nin demokratikleşeceğini düşünenleri, saptıkları bu kolaycı yolu terk etmeye çağırıyorum.
Demokratik, sivil, bağımsız ve millî bir Türkiye’nin kurulması ancak, bu ülkenin kendi dinamikleri ile olur. Gerici ve baskıcı ulusalcıları altetmek için, bu ülkenin insanlarını küresel politikaların kölesi hâline getirmeyin.
Ey Ak Partisi yöneticileri ve Gülen cemaatinin yetkilileri, yanlış yoldasınız!
| 1 | 04/07/2008 22:25 - Vedat Celik yazmış: Neden musluman topluluklar hicbir konuda muaffak olamiyor |
|
Cunku biz en buyuk kotulugu her zaman kendi kendimize yapiyoruz. Elimizin uzanmadigina pis demek adetten, sanki Islam alemi evrimini tamamlamis gibi birbirimize camur atmaya, birbirimizin aciklarini bulup alenen sergilemeye bayiliyoruz. Edep yahu edep
|
|
| 2 | 04/07/2008 22:24 - malcom x yazmış: agzına saglık |
|
eliniz ve yüreginize saglık birileri kendi çıkarların peşinde hesbını ona göre yapıyor hesabın üzerindede bir hesab vardır ALLAH bizlere şuur versin
|
|
| 3 | 04/07/2008 18:58 - ali yazmış: tesekkür ve yazık |
|
müslümanlar bu tehlike karsısında daha aktif olmalı
okul yaptırdın tesekkür ederiz hocaefendi ama
okuttugun ögrencileri masa yapıyorsun abd ye
|
|
| 4 | 04/07/2008 15:52 - selim genç yazmış: küresel şeytanların bekçileri |
|
kıymetli abimiz aynen dediğiniz gibi bir yerlerden güç alıp kendi güçleri sananlar yazıklar olsun gölge imparatorluğu
|