

CHP yöneticileri de dahil, Türkiye’de pek çok kişi Batı medyalarının Türkiye’yi yansıtışından şikâyetçi. Bu ‘kırılmış’ yansımanın, ilk bilgi kaynakları medya olan, Batılı diplomatları ve kamuoyunu etkilemesi de normal.
Türkiye’deki düzeni adım adım dinselleştirmek isteyenler, enformasyon ve yorum alanında ‘dış faktör’ün önemini biliyorlar. İdeolojik hegemonya savaşı orada da yaşanıyor. Bazı cemaatlar salt yabancıları etkilemeye yönelik yayınlar çıkarıyor, Batılıların dilinden iyi anlayan liberal aydınları vitrine koyarak ‘eski düzenin temsilcilerine’ yaylım ateş açıyorlar.
Türkiye’yi, burada çıkan İngilizce gazetelerden izleyen yabancıların o şikâyet edilen ‘kırılmış’ yansımayı benimsemelerinden daha doğal ne olabilir? Onlara verilen gözlükler böyle gösteriyor. Her gün böyle gösteriyor.
O kırılmışlığın tanımını birkaç kez verdim: Türkiye’deki siyasi mücadele ‘reformcu demokrat Müslümanlar’ ile ‘baskıcı laik seçkinler’ arasında bir mücadele olarak sunuluyor. Bir çeşit, ‘iyi’ ile ‘kötü’nün mücadelesi!
Türkiye’nin kendine özgü yanlarını, derinliklerini ve karmaşıklıklarını bilmeyen yabancı ‘demokrat’ların böyle bir karşıtlaşmada kimi tercih edecekleri belli.
Israrla vurgulanan bu karşıtlaştırmanın niçin yanlış ve yanıltıcı olduğunu bu sütunlarda ve ‘Ötekiler’ kitabında birçok kez anlattım. Roger Cohen gibi gerçeği görmeye başlayan yabancı gözlemciler olduğunu duyurdum. Ancak, baskın görüş, hâlâ ‘kırılmış’ görüştür ve Türkiye ile ilgili tüm haberlere yansımaktadır.
Öyleyse ne yapmak lazım? Devekuşu gibi başını toprağa sokmanın ya da kümese kapanıp benzer tavuklarla karşılıklı gıdaklaşmanın bir yararı olamayacağına göre, yanılsamaları patlatmak, gerçek durumu onlara anlatmak gerekiyor. Çağımız, ikna çağıdır!
Yabancıların baştan önyargılı oldukları bahanesine sığınarak susmak, kaçmak, kapanmak yalnızca karşınızdakilerin işine yarar. Sizin bıraktığınız boşluğu onlar doldururlar. Nitekim, dolduruyorlar. Onlar susmuyor, saklanmıyor, kapanmıyorlar. Gidiyor, konuşuyor, kendi görüşlerini bıkmadan usanmadan anlatıyor, hiç umulmadık insanlarla ittifaklar kuruyorlar.
Ve derken karşınıza, ‘işin doğrusu’nu ‘olduğu gibi’ anlatmak için muazzam bir fırsat çıkıyor: Sosyalist Enternasyonal’in toplantısı. Üstelik, orada da hakkınızda tezvirat yapıldığından yakınmaktasınız. Birilerinin sizi oraya gammazlamasına kızgınsınız Medyadaki kırılmadan da şikâyetçisiniz. Hasılı, anlatacak çok şeyiniz var.
Buyrun kürsüye, dünya gerçekleri öğrensin değil mi? Hayır, yapmıyorsunuz.
Ben ihanet kelimesini sevmem, ama Sosyalist Enternasyonal’de ‘her şeyin doğrusunu anlatma’ fırsatının kaçırılmasını vahim bir görev kusuru olarak görüyorum. Türkiye açısından kayıp olarak görüyorum.
Avrupa’da açacağı bürolarla filan kimse kendisini aldatmasın, CHP’nin önüne uzun bir zaman böyle bir fırsat daha geçmeyecektir.
Düşünsenize, burası Hıristyan Demokrat partileri asamblesi değil. Karşınızda sosyalist ve sosyal demokratlardan oluşan, kesin olarak laiklik yanlısı bir siyaset eliti bulunuyor. Herkes Türkiye’de ne olup bittiğini merak ediyor. Onlara laiklik konusundaki özel duyarlığınızı anlatabilirdiniz, iyi anlatsanız anlarlardı. Irak’taki savaşa karşı takındığınız kesin tutumu, AKP politikalarının ülkenin sosyal dengelerini nasıl daha da bozduğunu, sendikal örgütlenmenin nasıl engellendiğini, 1 Mayıs’ta yaşananları, ifade özgürlüğü konusunda sorunların bitmediğini, yazar ve gazetecilerin mahkeme koridorlarında ve hapishanelerde volta attıklarını, Kazdağları’nda altın çıkarma projeleri gibi çevre katliamlarına göz yumulduğunu anlatırdınız...
Başlangıçta, kafalarındaki ‘kırılmış’ imge nedeniyle biraz direnseler de, sonunda ‘Dur yahu, galiba işin içinde iş var’ derlerdi. En azından bazıları yapardı bunu. Ne de olsa onlar, rasyonalizmin çocukları. Bir başlangıç olurdu.
Ama yapmadınız. Yoksa kendinize güveniniz mi yoktu? Öyleyse niçin oradasınız?